Sevgili Karacaoğlan, her mektubun, er veya geç bir karşılığı vardır; oysa senden cevap gelmeyeceğini bile bile bu mektubu yazıyorum. Seni ve sevdalı şiirlerini düşünürken çoğu zaman uykusuzluk çekiyorum. Bazen nefesimde hissederken, arada dört asır gibi bir zaman dilimi olmasına rağmen seninle aynı dönemde yaşamışım gibi şaşırıp kalıyorum. Mesela, neden seni okurken Elif’in yerine kendimi koyuyorum; o şiirleri çok benimsediğimden mi, yoksa Elif’e olan sevgini sevmemden mi? İtiraf ediyorum: Galiba ben sevmeyi seviyorum. Daha bir yığın nedenlerin içinde senin doğa, aşk, ölüm, yiğitlik, ayrılık gibi toplumsal konuları işlediğin koşma tarzındaki yazdığın şiirler, kuşaktan kuşağa türkülerle aktarıldı günümüze; bu kişilik kokusuna yaslanmamak elde değil. Bu yüzden de senin şiirlerin benim için hep bir bıçaktı ve o şiirlerle içimi, gizimi deştim.
Sevgili Karacaoğlan, şair Cemal Süreya: “Yunus ki sütdişleriyle Türkçenin/ ne güzel biçmişti gök ekinini” der. 13. yy’da, yaşayan Yunus, öncesi ve de sonrası ünlü ozanların uzantısı olarak sen, kaç asra mühürledin adını bir bilseydin. 21. yy’da, ozanların dilinden düşmeyişin, evrensel sevgi anlayışın, şiirlerinde verdiğin insani mesajlar bugünkü toplumu etkileyecek, eğitecek güçtedir. Çünkü bu hayat felsefesini içeren şiirlerin bir rehber gibi günümüz ozanlarına da ışık tutuyor. Çocuk yaşlarda sana hayranlığım, beni de bu şiir izleğine farkına varmadan yönlendirdi. Ne var ki, bilindiği üzere, hece şiirinde, şiir ozanı yönlendiriyor, bundan dolayı da kısıtlı olan uyaklarda tekrara düşülüyor.
Bu konuda kırgınlığın olmasın, yazılan şiirler seni aşamıyorsa, orada durmak gerek. Hani sizin atışmalarda söz dağarcığı azalan ozanın sazını yere vurmak gibi bir kuralınız vardı ya, işte onun gibi bir durum söz konusu burada; uyaklarınızı aşacak uyak olmadığından, yapılması gerekeni sizlerin önceden yaptığını düşünüyorum ve yeni bir şeyler için çaba gösterilmesine inanıyorum. Sanırım yaşasaydın modern Türk şiirine sen de o arı Türkçenle daha büyük katkılar sağlayacaktın.
Sevgili Karacaoğlan, Aşk insanı yıpratırken, kendini büyütüyor ve erişilmez kılıyor; bu erişilmezliğin acısı, kendini kara sevda adıyla da sıkça duyurdu bir zamanlar. Bundan olsa gerek Aslı, Kerem, Leyla, Mecnun, Şirin, Ferhat gibi kavuşamayan sevdalıların adı günümüze kadar uzandı. Ne yazık ki, sen de sevgini hak etmeyen Elif’e şiirler yazdın, türküler yaktın, hatta diyar diyar derviş olup gezdin, ama aşk bu; sana bu konuda, hak da vermiyor değilim. Sevgi de bu olsa gerek. Senin aşkına beşik olan, günümüze kadar adını koruyan bu dizelerin: “Evlerinin önü çardak,/Elif'in elinde bardak,/ Sanki yeşilbaşlı ördek /Yüzer Elif Elif deyi…” Elif’e olan aşkın yaşlanmayan bir aşktır. Bunları düşününce bir yanım sende kalıyor; yüreğimde, aklımda durmadan büyüyen o suları yakan türkülerini sesinden dinlemek istiyorum. Dantelden oyaladığım mendilimle terini silmek isterdim. İşte burada Elif olmak dünyanın rengi olmak gibi bir şey! İnanıyorum ki, Elif’e olan bu aşk, senin dünya görüşünün temelindeki sevginin de temeli olsa gerek; türkülerinde onca kadın adının geçmesi sanırım sevgini somutlaştırmak içindi. Bundan ötürü ki, bir Elif’i, bir de seni bilirim ozanların sesinde. “Yüreğin erkeği dişisi olmaz derler.” Ben, sevgide derin sevmeleri senin gibi iz bırakanlardan alırken, senin Elif’e olan aşkını araştırdım. Bir efsaneye göre, Karacaoğlan: “Aradan yıllar geçmiş, Elif’i bulmak için yola çıkmış. Aramış, araştırmış, uzun yollar taramış ama bulamamış. Sonra bir gün ona bir mezarlık göstermişler.
Ayakta zor durabilen Karacaoğlan:
- “Nerede?” diye sormuş, “Elif nerede?”
Kalabalık donup kalmış, kimseden ses çıkmamış.
- “Yoksa öldü mü?”
Yaşlılardan biri mezarlığı göstermiş:
- “İşte orada !”
Gençlerin yardımıyla Karacaoğlan mezarlığa varmış. Yeni bir dut fidanı dikilen Elifin mezarı başına oturmuş. Sazını göğsüne bastırarak söylemeye başlamış:
“Şu yalan dünyaya geldim geleli,/Tas tas içtim ağuları sağ iken./Kahpe felek vermez benim muradım,/Viran oldum mor sümbüllü bağ iken…” Sonra sazını dut fidanına asmış:
- “Bu saz burada kıyamete kadar kalacak,” demiş, oraya yığılıp kalmış…
Obalılar, Karacaoğlan‘ı Elif’in yattığı tepenin karşısına gömmüşler. Derler ki, her yıl ilkbaharda, o tepenin üstünde, biri yeşil, biri mavi iki ışık yükselir, gökyüzünde.
İşte dediğim gibi ben ölümüne sevmeleri seviyorum; bundan dolayı yüreğimin dağılmayışını senin gibi gerçek sevenlerin yüreğine borçluyum.
Sevgili Karacaoğlan, düşüncelerimde gerçekleştirdiğim seninle bu buluşmalarda seni bir gecede mektuba sığdırmak, biliyorsun insanı güçsüzleştirir ama söz senin saz ve söz sanatına Elif’e olan aşkına dayanınca, yorgunluğum birden azalıyor. Bu da beni daha çocuksu yapıyor. Bir şiirinde: “Üryan geldim gene üryan giderim/Ölmemeye elde fermanım mı var/Azrayıl gelmiş de can talep eyler/Benim can vermeye dermanım mı var?” diyorsun. Şiirin, yalın ve oldukça açık! Ben de yara gibi büyüyen bir konuya çıplak dille dokunmadan geçmeyeceğim. Günümüzde hızla tükenen sevgiler yerini menfaat’a bıraktı. Bir gecede aşklar tüketiliyor. Senin zamanındaki ne o selvi boylular, ne de ceylan bakışlılar kalmadı. Kendine hak görenler, başkasına çok gören, av ve avcı rollerini üstlenen duygusuz bir toplum gelişiyor. Anlatmak istediğim bencilleşiyoruz. Bizim zamanımızda, iki yürek arasına giren mesafeler rüzgârla, ateş gibiydi. Rüzgâr ya bir ateşi söndürür ya da kül oluncaya kadar alevleri yükseltir; gerçek aşkta böyle bir şeydi. O uzaktaki aşkı düşünmek bile karanlıkta aydınlığı aramak gibi bir umuttu. Ne yazık ki bizim kuşak, bu yaşamın yabancısı olmaya başladı. Her şeyin naylonlaştığı günlerin acısından olsa gerek, içimi sana döküyorum. Zaman zaman seni düşündüğümde ‘iyi ki bugünleri görmedi’ diyorum.
Şimdi, ara sıra kanamalı saatlerimde sana uğruyorum ve sözlerinle çarpışıyorum ama sevmeyi seven kalbimde düşünen de kanayan da benim…
Yorumlar
Kalan Karakter: