Yıl 2025 Altı yılın suskunluğu vardı içimde. Zaman, bazı coğrafyaları insandan daha iyi saklıyor, insan ise o coğrafyalara döndüğünde, aslında kendine çarpıyor.
Iğdır’a gidişim bir yolculuk değildi yalnızca, içimde uzun zamandır kapanmayan bir kapının yeniden aralanmasıydı.
Toprak, insanı çağırır derler ya, bu çağrı bazen bir rüzgârın uğultusunda değil, bir annenin mezar taşında yankılanır.
Yol boyunca uzanan düzlükler, insanın içine doğru genişleyen bir yalnızlık gibiydi. Ne kadar ilerlesem, içimdeki mesafe o kadar büyüyordu. Ve birden, uzakta o tanıdık siluet: Ağrı Dağı. Heybetiyle değil yalnızca, suskunluğuyla da konuşan bir dağ. İnsan onun karşısında kendini küçük hissetmez, aksine, içindeki eksikliklerle yüzleşir. Çünkü bazı dağlar yükseklikleriyle değil, hatırlattıklarıyla büyüktür.
Iğdır’a vardığımda, zamanın üstü ince bir toz tabakasıyla örtülmüş gibiydi. Her şey tanıdık ama her şey eksikti. Sokaklar aynıydı belki, ama sesler değişmişti. Çocukluğumun yankısı, bir köşede bekliyordu sanki, beni tanıyıp tanımadığımı sınar gibi.
Ve sonra… annemin mezarı.
İnsan, bir mezarın başına geldiğinde aslında konuşmaz; susar. Çünkü kelimeler orada işe yaramaz. Toprağa bakarsın, ama aslında geçmişine bakarsın. Dizlerimde bir ağırlık, kalbimde tarif edemediğim bir boşluk… Eğildim. Parmaklarım toprağa değdiğinde, sanki yıllardır eksik kalan bir temas tamamlandı. Altı yıl… Altı yıl boyunca söylenmemiş cümleler, tutulmuş gözyaşları, ertelenmiş vedalar… Hepsi bir anda, tek bir sessizlikte toplandı.
“Anne,” dedim içimden, “çıngı kızın, ben geldim.”
Ama bu geliş bir kavuşma değildi. Bu, yarım kalmış bir aşkın, geç kalmış bir ziyaretin ve içe çöken bir hüznün adıydı. İnsan annesine hiçbir zaman tamamen veda edemez, çünkü anne, insanın içinde yaşayan en eski ülkedir. Ve ben, o ülkeye sürgün kalmış gibiydim.
Rüzgâr hafifçe esiyordu. Mezarlıkta yapraklar hışırdıyordu. Sanki doğa da konuşmak istemiyor, sadece eşlik ediyordu bu suskunluğa. O an anladım ki, bazı acılar anlatılmaz, taşınır. Bazı aşklar tamamlanmaz, yarım kaldığı yerden insanı büyütür.
Ağrı Dağı uzaktan hâlâ aynıydı. Heybetli, vakur, sarsılmaz. Ama ben değişmiştim. Çünkü artık o dağ benim için sadece bir coğrafya değildi, annemin suskunluğunu, benim içimde büyüyen eksikliği temsil ediyordu. İnsan bazen bir dağı seyrederken aslında kendini izler. Ben o gün, kendimdeki boşluğu gördüm.
Mezardan ayrılırken, ayaklarım geri gitmek istemedi. Sanki her adım, bir parçayı orada bırakıyordu. Belki de doğru olan buydu: İnsan, sevdiklerinin yanında biraz eksilerek ayrılır. Çünkü sevgi, tamamlanmak değil, eksilerek çoğalmaktır.
Iğdır’dan ayrılırken, içimde tuhaf bir dinginlik vardı. Hüzün gitmemişti, sadece yerini kabullenmeye bırakmıştı. Anladım ki, bazı yolculuklar insanı iyileştirmez; ama insanı kendine yaklaştırır. Bazen bu, iyileşmekten daha kıymetlidir.
Altı yıl sonra döndüğüm topraklarda, aslında kendimi buldum. Bir annenin mezarı başında, bir dağın gölgesinde, yarım kalmış bir gülüşün içinde…
Ve şimdi biliyorum,bazı vedalar hiç bitmez.Bazı yollar insanı hep aynı yere götürür.Ve bazı topraklar… insanın kalbinde ömür boyu sızlar.
Yorumlar
Kalan Karakter: