İnsan, diğer varlıklardan sadece aklıyla değil, aynı zamanda vicdanıyla ayrılır. Vicdanın en sessiz ama en güçlü seslerinden biri ise “hayâ”, yani utanma duygusudur. Bu duygu, görünmeyen bir sınır gibidir; insanı kötülükten alıkoyan, yanlışın eşiğinde durduran içsel bir bekçidir.
Bugün dünyada birçok değer tartışılıyor. Özgürlük, cesaret, kendini ifade etme… Ama çoğu zaman unutulan bir şey var: Sınır. Sınırı olmayan özgürlük, taşkınlığa dönüşür. Ölçüsüz cesaret, hoyratlığa… İşte hayâ, bu sınırın adıdır.
Peygamberimize atfedilen şu söz, meselenin özünü açıkça ortaya koyar:
“Utanmazsan dilediğini yap.”
Bu ifade bir teşvik değil, bir uyarıdır. Çünkü insanı durduran son kale, hayâdır. O kale yıkıldığında, geriye ne ahlâk kalır ne de ölçü…
Hayâsını yitiren insan, önce sözlerinde sınırı aşar. Sonra davranışlarında… Zamanla başkasının hakkını gözetmez, kalp kırmaktan çekinmez, hatta yaptığı yanlışları normal görmeye başlar. Çünkü artık içinde “yanlış” diyen bir ses kalmamıştır.
Oysa hayâ sahibi insan, kimse görmese bile kendine çeki düzen verir. Kalabalıkta olduğu kadar yalnızken de ölçülüdür. Çünkü onun hesabı sadece insanlara değil, kendi vicdanınadır.
Ne var ki hayâ, yanlış anlaşılmamalıdır. Hayâ; hakkını aramaktan çekinmek değildir. Doğruyu söylemekten utanmak değildir. Aksine, hayâ; yanlış karşısında susmamayı ama doğruyu da edep ile söylemeyi bilmektir. Yani hayâ, bir zayıflık değil; incelikli bir güçtür.
Bugün belki de en büyük ihtiyaç, yeniden bu inceliği hatırlamaktır. Çünkü toplumlar kanunlarla değil, önce bu görünmeyen ahlâkî bağlarla ayakta kalır. Hayâ kaybolduğunda, kanunlar bile yetersiz kalır.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür:
İnsanı durduran şey korku değil, hayâdır.
Ve hayâsını kaybeden, aslında kendini kaybeder.
Yorumlar
Kalan Karakter: