Otuz Yıllık Emek
Zeynep, sekiz kardeşin dördüncüsüydü.
Hayat ona çocukluk nedir öğretmeden, omzuna yük koymuştu. Annesiyle babası erken yaşta göçüp gidince, evin duvarları bir anda yetim kokmaya başlamıştı.
Bir ev düşünün; içinde çocuk sesleri var ama o seslerin arkasında hep eksik bir nefes dolaşıyor.
En küçüğü Umut’tu. Daha ilkokul üçüncü sınıfa giderken, evin herkesçe korunan tek umudu olmuştu sanki. Zeynep ve kardeşleri onu öyle büyüttüler ki, sofrada en güzel lokma ona ayrıldı, kışın en kalın mont onun sırtına geçti, geceleri hasta olsa herkes başında nöbet tuttu.
Çünkü Zeynep’in aklında yıllardır aynı cümle vardı:
“Erkek kardeş güç demektir.”
Bu cümleyi ona kim öğretmişti bilinmez, belki mahalle, belki gelenek, belki eksik bırakılmış bir çocukluk. Ama Zeynep buna öyle inanmıştı ki kendi ömrünü bir anne gibi Umut’un önüne sermişti.
Genç kızlığı geldi geçti. Mahallede nice görücü geldi, nice söz açıldı. O ise hepsine aynı sakin sesle cevap verdi:
“Benim önce kardeşim okuyacak.”
Saçlarına ilk ak düştüğünde hâlâ aynı evdeydi. Bir gün Umut’un saçını okşayıp gülerek demişti:
“Senin çocuğun bana babaanne diyecek. Ben o sesi duymadan ölmem.”
Bu sözde biraz şaka, biraz keder vardı.
Umut okudu. Doktor oldu. Ailenin göğsü kabardı. Zeynep, kardeşinin beyaz önlüğünü ilk gördüğünde ağladı, sanki kendi yarım kalmış hayatına bir diploma verilmişti.
Sonra bir gün bir kadın çıktı Umut’un karşısına.
Güzel konuşan, ölçülü gülen, herkesin içine ilk bakışta uyum sağlayan biri.
Zeynep onu bağrına bastı. İçinden, nihayet dedi. Bu ev tamamlanacaktı.
Ama bazı yüzlerin maskesi düğün gecesi düşermiş.
Daha salonun ışıkları sönmeden, daha gelinliğin tülleri omuzdan kaymadan, o kadın başka birine dönüştü. Bakışları sertleşti, sesi değişti. İlk mesafe o gece koyuldu sofranın ortasına görünmez bir duvar gibi.
Ailenin içine ateş parçası düşmüştü.
Kimse ilk başta anlamadı. Zeynep hep toparlamaya çalıştı.
“Yeni gelin, alışır,” dedi.
“Gençtir, düzelir,” dedi.
“Yuvası dağılsın istemem,” dedi.
Hep sustu.
Çünkü ömrünü verdiği kardeşinin mutsuzluğunu görmek, kendi canından bir şey kopması gibiydi. Daha ilkokul nişan olduğunda gelinin hemşerisi "kızım bu aileden kız alacapınıza toplu mezar akın"demişti. Zeynep buna zihniyete içten içe kızmıştı. Oysa şimdi...
Yıllar geçti.
Bir yıl, beş yıl, on yıl…
Tam yirmi beş yıl.
Gün geldi, Umut’un yirmi üç yaşındaki çocuğu aileden kimseyi tanımıyordu. Bayramlarda bile kimse onu görmedi. Telefonlarda sesini duymadılar. O çocuk, Zeynep’in bir zamanlar “bana babaanne diyecek” diye hayal kurduğu çocuktu.
Ama şimdi onun gözünde Zeynep ve diğerler halalar, amcalar, kuzenler yabancıydı.
İnsan bazen bir gecede değil, otuz yılda kaybedermiş her şeyini.
Şimdi Zeynep, sokakta el ele yürüyen yeni evli çiftleri gördüğünde kalbi tuhaf biçimde sıkışıyor. Gelinlik görünce değil artık, damat görünce üzülüyor daha çok.
Oğlan tarafına acıyor. "Itu yol köküne bak"söxğnğ yakasında bir bronşit gibi taşıyor ama o köke bakmamıştım Zeynep.
İçinden şöyle diyor:
“Bir oğul büyütmek sadece onu doyurmak değilmiş. Bazen bütün ömrünü koyarsın önüne, bir yabancı gelir ve senin yıllarını senden habersiz alıp götürür.”hiç uğruna...
Kimse bilmez bunu.
Dışarıdan bakınca Zeynep güçlü kadındır. Saçları beyazlamış, yüzü ağırbaşlı, sesi sakin.
Ama içinde hâlâ aynı kız çocuğu oturur: Anne babasını erken kaybetmiş, erkek kardeşine sarılıp geleceğini kurtardığını sanan o çocuk.
Otuz yılını bir insanın yarınına vermiştir.
Şimdi elinde kalan şey, birkaç eski fotoğraf, kapanmayan bir özlem ve kimseye anlatamadığı bir yas.
Bir kardeş hangi gün daha kardeş... sözünü şiire döker.
Yorumlar
Kalan Karakter: