1917’de Ekim Devrimi ile Çarlık Rusya yıkıldı. 1828’den beri Iğdır’ı işgal altında tutan Ruslar, asker ve memurlarını çekerek bölgeden ayrıldı. Ancak Iğdır, Misak-ı Millî sınırları içinde yer almadı. 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı kuvvetleri de bölgeden çekilince Iğdır büyük bir otorite boşluğuyla karşı karşıya kaldı. Aynı yıl kurulan Ermenistan Cumhuriyeti, Iğdır üzerinde hak iddia etmeye başladı.
1919’da Ermenistan’da yapılan seçimler, Iğdır’daki Türk ve Müslüman halk tarafından boykot edildi. 1918–1920 yılları, Iğdır için kara ve acı dolu yılların başlangıcı oldu. Osmanlı, Kaçar ve Azerbaycan devletlerinin içinde bulunduğu zor şartlar; bölgede güvenlik boşluğu; geri çekilen Taşnak çetelerinin faaliyetleri Iğdır’da büyük bir kargaşaya yol açtı. Halk arasında “Katağan Ermenileri” olarak anılan silahlı grupların saldırıları, bölgede iç çatışmaları körükledi. Bu dönemde Ermeni silahlı kuvvetlerinin önde gelen isimlerinden Drastamat Kanayan (Dro) da bölgede etkili oldu. Sonuçta Iğdır’da büyük bir insanlık dramı yaşandı.
Oysa o dönemde Iğdır nüfusunun yüzde 73’ten fazlası Türk ve Müslümandı. Azerbaycan Türkleri, Terekemeler, Ermeniler, Müslüman ve Ezidi Kürtler yüzyıllarca bir arada yaşamıştı. 1828’de Rusların bölgeyi işgali ve İrevan Hanlığı’nı yıkmasıyla kurulan yeni düzen, kadim dengeyi bozmuştu. 1918–1920 arasındaki çatışmalarda en büyük acıyı ovada yaşayan Azerbaycan Türkleri çekti. “Kaç ha kaç” diye anılan göç dalgasında halk, Güney Azerbaycan’a ve Osmanlı topraklarına, Ağrı Dağı eteklerine sığındı.
Iğdır, 14 Kasım 1920’de Ermeni işgalinden kurtarıldı. Hayatta kalanlar geri döndüğünde yakılmış, yıkılmış ve yağmalanmış bir şehirle karşılaştı. Sınırlar çizilmiş, Araz’ın iki yakası ayrılmıştı. Ayrılık ve kayıpların ağıtları ovada yankılanıyordu. İrevan’dan, Güney Azerbaycan’dan, çevre il ve ilçelerden göçler oldu. Bulgaristan’dan gelen soydaşlar da yerleştirildi. Buna rağmen, yaşananlardan duyulan korku nedeniyle Ermeni ve Ezidilerin çoğu geri dönmedi.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Iğdır, 300–400 kerpiç evli, toprak damlı, 3–4 bin nüfuslu küçük bir Anadolu kasabası görünümündeydi. 1927 sayımında merkez nüfusu 3.716, Tuzluca ile birlikte toplam nüfus 36.002 idi. Okuryazarlık oranı yalnızca %1,48’di. İlk ilkokul 1925’te, ortaokul 1932’de açıldı. Lise ise ancak 1964’te hizmete girebildi.
1921–1934 arasında Doğubeyazıt’a, 1934–1992 arasında Kars’a bağlı kalan Iğdır, idari olarak da sık sık değişim yaşadı. Henüz yaralarını saramamışken 1926–1930 yıllarında Ağrı İsyanı patlak verdi. İsyanın bastırılması sonrası Ağrı Dağı çevresi askeri yasak bölge ilan edildi ve bu yasak 1950’ye kadar sürdü.
Ekonomi büyük ölçüde tarım, hayvancılık ve ticarete dayanıyordu. Meyve, sebze, pamuk, çeltik ve tahıl yetiştiriliyor; pamuk çırçır atölyeleri ve değirmenler mazotlu motorlarla çalışıyordu. Elektrik jeneratörle sağlanıyor, gaz ve bazı temel ihtiyaçlar vesikayla dağıtılıyordu. Şeker kıttı. Küçükbaş hayvancılık yaygındı; ilkbahar ve yaz aylarında yaylalara göç edilirdi.
Iğdır, Sovyetler Birliği ve İran’la sınırdı. Alican Sınır Kapısı 1939–1952 arasında ticarete açıldıysa da, Sovyetlerin Türkiye’den toprak talep etmesi ve Soğuk Savaş şartları nedeniyle 1952’de kapatıldı. Bu durum Iğdır ticaretini olumsuz etkiledi; birçok varlıklı aile göç etti.
1932–1955 yılları arasında görev yapan Milli Emniyet Müfettişi Binbaşı Hüsnü (Bingöl) Bey, sınır şehrinde güvenliğin sağlanmasında önemli rol oynadı. Devlet otoritesinin yerleşmesi için yoğun çaba gösterdi.
Iğdır’ın bir diğer büyük sorunu sıtmaydı. Bataklık alanlar ve yaz sıcağı sivrisinekleri artırıyor, halkı zorluyordu. Sıtma Savaş Teşkilatı’nın çalışmalarıyla hastalıkla mücadele edildi. İçme suyu sıkıntısı ise yıllarca ilkel yöntemlerle giderildi; daha sonra Belediye Başkanı Rıza Yalçın döneminde Orgof’tan getirilen su ve sağlanan elektrikle şehir önemli bir rahatlama yaşadı.
Şehir merkezinde bulunan eski Ermeni Kilisesi 1950’de yıktırıldı; taşlarıyla Merkez Cami inşa edildi. Ruslardan kalma büyük park, Erivanlı Rahim Bey’in gazinosu, açık hava sineması, belediye önünde günlük fiyatların yazıldığı tahta… Tüm bunlar dönemin sosyal hayatının canlı unsurlarıydı. Komşuluk, akrabalık ve kirvelik bağları güçlüydü. Azerbaycan Türkleri, Terekemeler ve Kürtler arasında sağlam bir toplumsal iletişim vardı.
Iğdır insanı; acıyı, yokluğu, ayrılığı ve göçü yaşayarak olgunlaştı. Bu zorlu tecrübeler, empati duygusu yüksek, mücadeleci ve dayanıklı bir toplum ortaya çıkardı. İrevan, Bulgaristan, İran ve Nahçıvan’dan gelen göçmenlerin katkısıyla şehir yeniden ayağa kalktı.
Ağrı Dağı’nın gölgesinde, Araz’ın kıyısında bir serhat şehri olan Iğdır; acılarla yoğrulmuş ama birlik ve beraberliği elden bırakmamış insanların eseridir. Geçmişten ders çıkararak, kimseyi ötekileştirmeden, ortak aidiyet bilinciyle bu güzel şehre sahip çıkmak hepimizin görevidir.
Güneşin ilk doğduğu bu serhat diyarının güzel insanlarına selam, sevgi ve muhabbetle…
Yorumlar
Kalan Karakter: