Kafkasya’yı Anadolu’ya bağlayan önemli askerî, ticari ve stratejik bir konumda bulunan Iğdır, MÖ 5000’li yıllardan beri birçok millete ev sahipliği yapmıştır. Ağrı Dağı’nın kuzey yamacında yer alan eski Iğdır yerleşimi, Korhan Yaylası’nda surları ve kalesiyle savunmaya elverişli adeta bir kartal yuvasıydı. Tarih boyunca önemli bir siyasi ve askerî merkez olan şehir, İlhanlı ve Akkoyunlu devletlerinin yazlık saraylarına da ev sahipliği yapmıştır. Serdar Bulağı bölgesindeki Alatağ Yazlık Sarayı bunun önemli örneklerinden biridir. Osmanlı Devleti’ni kuran Kayı Boyu Türkmenlerinin de bir dönem Sürmeli-Iğdır bölgesinde yaşadıkları bilinmektedir.
29 Mayıs 1664 tarihinde meydana gelen ve bir hafta sürdüğü rivayet edilen büyük deprem sonucunda Iğdır Kalesi ve şehir büyük ölçüde yıkılmıştır. Hayatta kalanlar ovaya inerek Baharlı Köyü yakınlarında, yine Iğdır adıyla bugünkü yerleşim yerini kurmuşlardır. Bundan sonra şehir, Osmanlı ve Safevi devletleri arasındaki mücadelelerin merkezlerinden biri olmuş ve yaklaşık 14 kez el değiştirmiştir.
1747 yılında Nadir Şah’ın ölümüyle bağımsız hâle gelen İravan Türk Hanlığı sınırları içinde kalan Iğdır, 1747-1828 yılları arasında bu hanlığın yönetiminde bulunmuştur. 1828 Türkmençay Antlaşması ile İravan Hanlığı Çarlık Rusyası tarafından işgal edilmiş, Ruslar bölgede askerî bir yönetim kurarak Sürmeli-Iğdır bölgesini İravan Valiliği’ne bağlamışlardır.
1840 yılında Ağrı Dağı’nda meydana gelen büyük deprem, başta Ahura olmak üzere birçok yerleşim yerini etkilemiş ve binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Sağ kalanlar ovaya inerek yeni yerleşim alanları oluşturmuşlardır.
O dönemde bölgede Azerbaycan Türkleri, Müslüman Kürtler, Ermeniler, Ezidi Kürtler ile Rus asker ve memurları yaşamaktaydı. Osmanlı ve İran’a komşu olan Iğdır’da Rus askerî karakolları ve gümrük merkezleri bulunuyordu. Bunlardan biri Suveren (Orkof), diğeri ise Alagöz tarafında yer alıyordu.
Nüfusun yaklaşık yüzde 83’ünü Türk ve Müslüman ahali oluştururken, geri kalan kısmı Ermeniler, Ezidi Kürtler ve Ruslardan meydana geliyordu. Çarlık yönetimi döneminde Müslüman halk askerlik hizmetine alınmıyor ve devlet memurluklarında görev verilmiyordu. Resmî dil Rusça olmakla birlikte halk günlük yaşamında kendi ana dillerini kullanıyordu.
Bölgenin temel geçim kaynakları tarım, hayvancılık, ticaret, şarapçılık ve ipek böcekçiliğiydi. Pamuk ve pirinç üretimi yapılırken, Ağrı Dağı’nın volkanik yapısının oluşturduğu verimli topraklar üzüm yetiştiriciliğini geliştirmişti. Ermeniler tarafından büyük küpler ve fıçılar içerisinde şarap üretimi yapılmaktaydı. Sınır bölgesi olması nedeniyle kaçakçılık da yaygın bir ekonomik faaliyet hâline gelmişti.
Azerbaycan Türkleri ile Kürtler arasında kirvelik, yayla komşuluğu ve akrabalık bağlarından kaynaklanan sıcak ilişkiler bulunuyordu. Ermeniler ve Ezidi Kürtlerle de genel olarak ciddi bir toplumsal sorun yaşanmıyordu. Ermeniler Türk komşularına "Honağa" yani dost, arkadaş ve misafir anlamına gelen ifadelerle hitap ederlerdi.
Eğitim seviyesi oldukça düşüktü. Küçük yerleşim yerlerinde okul bulunmazken, büyük merkezlerde Rusça eğitim veren okullar faaliyet gösteriyordu. Türkler ve Kürtler arasında okuryazarlık oranı son derece düşüktü. Çarlık yönetiminin Müslüman halkı askerlik ve devlet hizmetlerinden uzak tutması, toplumun gelişimini olumsuz etkileyen önemli faktörlerden biri olmuştur.
1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Rus ordusu bölgeden çekilirken silahlarının önemli bir kısmını Ermeni Taşnak ve Hınçak örgütlerine bırakmıştır. Böylece 1917-1920 yılları arasında bölgede son derece sancılı ve kanlı bir dönem yaşanmıştır. Bu süreçte birçok köy saldırılara uğramış, büyük can kayıpları meydana gelmiş ve halkın hafızasında derin izler bırakan trajediler yaşanmıştır.
Bu dönemde çok sayıda Azerbaycan Türkü Güney Azerbaycan’a, birçok Kürt ailesi ise Osmanlı topraklarına sığınmıştır. Halk arasında "Kaça Ha Kaç" veya "Gırgın" olarak anılan bu dönem, büyük göçlerin, ayrılıkların ve acıların yaşandığı yıllar olarak hafızalarda yer etmiştir.
Rusların çekilmesinden sonra 5 Türk ve 5 Ermeni üyeden oluşan, başkanlığını Ali Ekber Tufan Bey’in yaptığı Iğdır İcra Komitesi kurulmuştur. Ancak gelişen olaylar sonucunda Ermeni üyeler komiteden ayrılmıştır. 1918 yılında merkezî Melekli olmak üzere Ali Ekber Bey başkanlığında Iğdır Millî Cumhuriyeti kurulmuştur. Kaçardoğanşalı Köyü’nden Süleymanoğlu Abbas Aydın Bey de iaşe bakanı olarak görev yapmıştır.
Bu süreçte Azerbaycan Türkleri, Kürt milis kuvvetleri, Hamidiye Alayları ve Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu birlikte mücadele etmiş; 14 Kasım 1920 tarihinde Iğdır bölgesi işgalden kurtarılmıştır.
Iğdır, bugünkü yerine 1664 yılında taşınmıştır. Aradan geçen 362 yıl içerisinde Osmanlı, Safevi, Kaçar, İravan Türk Hanlığı, Rus Çarlığı, Türk-Ermeni İcra Komitesi, Iğdır Millî Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti yönetimleri altında bulunmuştur.
1923 yılında belediye teşkilatı kurulan Iğdır, 1920-1927 yılları arasında Doğubayazıt Vilayeti’ne bağlı nahiye merkezi, 1927-1934 yılları arasında Ağrı’ya bağlı ilçe, 1934-1992 yılları arasında ise Kars’ın ilçesi olarak yönetilmiştir.
1960 yılında Başköy Nahiyesi, Aralık adıyla ilçe yapılmıştır. 1992 yılında çıkarılan 3806 sayılı kanunla Iğdır il statüsüne kavuşmuş; Tuzluca, Karakoyunlu ve Aralık ilçeleri de bu yeni ile bağlanmıştır.
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında bölgede Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Ermeniler ve Ezidi Kürtler olmak üzere dört ana topluluk yaşamaktaydı. Zaman içerisinde yaşanan siyasi ve askerî gelişmeler demografik yapıyı değiştirmiştir. Daha sonraki yıllarda Bulgaristan’dan gelen soydaşlar ve Ahıska Türkleri de bölgeye yerleşmiştir.
Iğdır’ın sınır ticaretindeki avantajlarını yeterince kullanamaması, Ermenistan sınırının kapalı olması, Nahçıvan ve İrevan pazarlarının kaybedilmesi, eğitim seviyesinin düşüklüğü ve göç olgusu uzun yıllar ekonomik gelişimi olumsuz etkilemiştir. 1956 yılında sulama kanallarının yapılmasıyla tarımsal üretim canlanmış, 1992 yılında il olmasıyla birlikte şehir yeni bir gelişim sürecine girmiştir.
Bugün Iğdır, Türkiye’nin üç ülkeyle sınırı bulunan tek ilidir. Ancak sahip olduğu jeopolitik konuma rağmen ekonomik ve sosyal potansiyelini tam anlamıyla kullanabildiğini söylemek zordur. Verimli tarım arazilerinin yapılaşmaya açılması, plansız kentleşme, altyapı eksiklikleri ve göç sorunu şehrin önündeki temel engeller arasında yer almaktadır.
Bir şehir düşünün; 362 yıl içerisinde defalarca el değiştirmiş, savaşlar yaşamış, nüfus yapısı değişmiş, idari olarak birçok kez yeniden şekillenmiş olsun. İşte Iğdır böyle bir şehirdir. Geçmişiyle yüzleşen, köklerini arayan ve geleceğini inşa etmeye çalışan bir sınır kentidir.
Iğdır’ın büyük bir potansiyeli vardır. Bu potansiyelin harekete geçirilmesi için birlik ve beraberlik içinde hareket etmek, tarihî ve kültürel mirasa sahip çıkmak gerekmektedir. Geçmişten alınacak derslerle geleceğe daha güçlü yürümek mümkündür.
Geçmişini unutmayan, kültürünü koruyan ve ortak değerlerinde buluşan bir Iğdır; yalnızca bölgenin değil, Türkiye’nin de önemli gelişim merkezlerinden biri olabilir.
Tüm Iğdırlı hemşehrilerime sevgi, saygı ve muhabbetlerimi sunuyorum.
Yorumlar
Kalan Karakter: