Tarih yalnızca savaşların, padişahların ve fetihlerin hikâyesi değildir. Bazen bir icat, bir makine ya da küçük bir olay bile toplumların zihniyetini anlamak için büyük ipuçları verir. Osmanlı’nın otomobille karşılaşması da böylesi ibretlik hikâyelerden biridir.
19. yüzyılın sonlarında dünya hızla değişiyordu. Sanayi Devrimi’nin doğurduğu yeni teknolojiler hayatı baştan aşağı dönüştürüyordu. Buharlı makineler, trenler, telgraf ve nihayet otomobil… İnsanlık artık hızın ve makinenin çağını yaşıyordu. Bu değişimin rüzgârı Osmanlı topraklarına da ulaşmıştı.
Abdülhamid II döneminde İstanbul’a ilk otomobiller getirildiğinde, bu araçlar saray çevresinde kullanılmaya başlandı. O günün insanı için otomobil sıradan bir ulaşım aracı değil, neredeyse akıl almaz bir icattı. At olmadan yürüyen, gürültü çıkaran ve duman salan bu makine birçok kişiyi hem hayrete düşürüyor hem de ürkütüyordu.
İşte bu döneme dair dilden dile anlatılan bir rivayet vardır: İstanbul’a getirilen ilk otomobilin halk tarafından “şeytan arabası” olarak görüldüğü ve sonunda denize atıldığı söylenir. Bu hikâyenin tarihî bir belgeye dayanıp dayanmadığı kesin değildir. Fakat gerçek olsun ya da olmasın, bu anlatı Osmanlı toplumunun yeni bir icat karşısındaki ruh hâlini anlatması bakımından oldukça anlamlıdır.
Aslında mesele bir otomobilden ibaret değildir. Bu hikâye bize insanın bilinmeyen karşısındaki tavrını gösterir. İnsan zihni alıştığı düzenin dışına çıkan her şeyi önce şüpheyle karşılar. Çünkü yenilik, beraberinde belirsizlik getirir. Belirsizlik ise çoğu zaman korku doğurur.
Oysa tarih bize defalarca aynı dersi vermiştir: Dün korkulan şeyler, bugün hayatın vazgeçilmezleri hâline gelir. Bir zamanlar şeytan işi sayılan makineler bugün insanlığın en büyük kolaylıklarından biridir. Otomobil de bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İlk karşılaşmada korku ve şaşkınlık uyandıran bu araç, kısa süre içinde şehir hayatının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.
Bu yüzden mesele otomobil değil, zihniyet meselesidir. Yeniliğe sırtını dönen toplumlar zamanla geride kalır. Yeniliği anlayan ve onu kendi değerleriyle buluşturan toplumlar ise geleceği inşa eder.
Belki de bugün bize düşen görev, geçmişteki bu hikâyeleri yalnızca gülümseyerek dinlemek değil; onların verdiği dersi anlamaktır. Çünkü tarih, ibret almasını bilenler için en büyük öğretmendir.
Yorumlar
Kalan Karakter: