Ortadoğu’da mezhep çoğu zaman gerçek sebep değil, kullanılan bir araçtır.
Büyük güçler çıkarlarını korumak için bazen etnik kimliği, bazen mezhebi, bazen de ideolojiyi kışkırtır. Bu yeni bir yöntem değildir; tarih boyunca “böl ve yönet” siyaseti böyle yürümüştür.
Bugün bazı çevrelerin sürekli “Şii–Sünni” ayrımını öne çıkarması da bu yüzden sorgulanmalıdır. Çünkü Müslüman coğrafyada yaşanan pek çok felaket – Filistin, Irak, Libya gibi – bize gösterdi ki mesele çoğu zaman mezhep değil, jeopolitik çıkarlar ve güç hesaplarıdır.
Eğer Müslümanlar her kriz karşısında önce mezhebine bakarsa, dış güçlerin istediği şey zaten gerçekleşmiş olur: parçalanmış bir coğrafya ve birbirine şüpheyle bakan toplumlar.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi ise komşularına böyle bakmadı.
Mustafa Kemal Atatürk, mezhep ve etnik ayrımları kışkırtan bir siyaset yerine bölgesel barışı esas aldı. Onun dış politikası; “komşularla kavga” değil, egemenliğe saygı ve karşılıklı güven üzerine kuruluydu.
Nitekim ortaya koyduğu “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi yalnız Türkiye için değil, bütün bölge için bir istikrar vizyonuydu. Bugün Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar ve mezhep üzerinden yürütülen siyaset, Atatürk’ün bu ilkesinin ne kadar ileri görüşlü ve ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Mezhep üzerinden siyaset yapmak dış güçlerin işini kolaylaştırır; birlik ise onların en çok korktuğu şeydir.
Yorumlar
Kalan Karakter: