Son günlerde sıkça duyduğumuz bir söz var:
“Tarih tekerrür eder.”
Gerçekten öyle mi? Yoksa benzer şartlar oluştuğunda benzer sonuçlarla mı karşılaşıyoruz?
Osmanlı Devleti’nin son yıllarına bakalım. İmparatorluk zayıflamış, ekonomi bozulmuş, içeride siyasi çekişmeler artmıştı. Dışarıda ise büyük devletler Osmanlı toprakları üzerinde hesap yapıyordu. İşte tam böyle dönemlerde, içerideki silahlı örgütler güç kazandı. 1896’daki Osmanlı Bankası Baskını gibi eylemler yalnızca bir şiddet olayı değil, aynı zamanda uluslararası bir mesajdı. Avrupa devletlerinin hemen devreye girmesi boşuna değildi.
I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da yaşanan acılar da bu karmaşık ortamın ürünüdür. Otorite boşluğu, silahlı gruplar, karşılıklı korkular ve büyük güçlerin hesapları… Sonuçta en büyük bedeli yine siviller ödedi. Bu acıları tek taraflı bir öfkeye indirgemek kolaydır; fakat gerçeğe bakarsak savaşın ve dağılmış devlet düzeninin ortaya çıkardığı bir felaket görürüz.
Cumhuriyet kurulduktan sonra da benzer tablolar yaşadık. 1970’li ve 80’li yıllarda ASALA, Türk diplomatlarını hedef aldı. Bu sadece bireysel bir nefret eylemi değildi; Türkiye’yi uluslararası alanda baskı altına alma girişimiydi. Soğuk Savaş şartlarında bazı ülkelerde barınabilmeleri de bunun göstergesiydi.
1980 sonrası PKK terörü de yalnızca iç meselelerle açıklanamaz. Bölgesel güç dengeleri, sınır ötesi destekler ve vekâlet savaşları bu sürecin bir parçası oldu.
Burada ortak nokta şudur:
Devlet zayıfladığında, içeride birlik bozulduğunda ve dış güçler devreye girdiğinde kriz büyür.
Bu bir millete “ihanet” damgası vurma meselesi değildir. Her toplumun içinde radikal yapılar çıkabilir. Asıl mesele, bu yapıların hangi ortamda güç kazandığıdır.
Osmanlı’nın son dönemine bakıyoruz:
Ekonomik sıkıntı, siyasi bölünme, dış baskı…
Bugüne bakıyoruz:
Yine ekonomik kırılganlıklar, yine kutuplaşma, yine bölgemizde büyük güçlerin hesapları…
Tarih birebir aynı değildir; fakat şartlar benzeştiğinde sonuçlar da benzeşir.
Iğdır’ın Hafızası
Bu noktada Iğdır’ı ayrı bir yere koymak gerekir. Çünkü bu topraklar, 1918–1920 yılları arasında savaşın ve otorite boşluğunun en sert yaşandığı bölgelerden biri oldu. Rus çekilişi, silahlı grupların faaliyetleri ve karşılıklı korku ortamı, bölgede ağır acılar doğurdu. Köyler boşaldı, insanlar yerinden edildi, masum canlar yitirildi.
Iğdır’ın hafızasında bu olaylar sadece tarih kitaplarının satırları değildir; ailelerin anlattığı hatıralardır. Fakat bu hafızayı diri tutarken öfkeyi değil, ibreti canlı tutmak gerekir. Çünkü geçmişte yaşanan trajediler, düşmanlık üretmek için değil; bir daha aynı şartlar oluşmasın diye hatırlanmalıdır.
Bu topraklar acıyı da gördü, yeniden ayağa kalkmayı da. Demek ki asıl mesele geçmişi kavga sebebi yapmak değil; geleceği sağlam temeller üzerine kurmaktır.
Belki de “tarih tekerrür ediyor” demek yerine şunu sormalıyız:
Biz gerekli dersleri yeterince çıkarıyor muyuz?
Çünkü tarih intikam almaz.
Yorumlar
Kalan Karakter: