1914’te iki savaş gemisi bir imparatorluğu savaşa sürüklemişti. Bugün Nahçıvan’a düşen bir füze, tarihin benzer bir oyununun habercisi mi?
“Tarih ibret alınsaydı tekerrür etmezdi.” Bu söz yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğin de nasıl şekillenebileceğine dair güçlü bir uyarıdır.
1914 yılında Osmanlı Devleti iki Alman savaş gemisinin gölgesinde büyük bir jeopolitik tuzağın içine sürüklendi. Alman donanmasına ait SMS Goeben ve SMS Breslau Osmanlı limanlarına sığındı. Daha sonra adları Yavuz Sultan Selim (battlecruiser) ve Midilli (light cruiser) olarak değiştirildi, Türk bayrağı çekildi. Ardından Karadeniz’e açılıp Rus limanlarını bombaladılar.
Sonrası malumdur. Osmanlı Devleti hazırlıksız bir oldu-bitti ile I. Dünya Savaşı’nın içine çekildi. Bu gelişme yalnızca bir savaşın başlangıcı değil, aynı zamanda koskoca bir imparatorluğun tasfiyesinin de ilk adımı oldu.
Ancak Türk milleti tarih sahnesinden çekilmeyi kabul etmedi. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verilen Türk Kurtuluş Savaşı, emperyalist hesapları bozdu ve Türkiye Cumhuriyeti doğdu.
Bugün bölgemizde yaşanan bazı gelişmeler, tarihin o eski oyunlarını hatırlatıyor.
Son günlerde Nahçıvan ile Türkiye sınırı arasına düşen füzeler dikkat çekici bir gelişme olarak karşımıza çıktı. İlham Aliyev sert bir açıklama yaparak Azerbaycan ordusunu İran sınırına sevk etti. İran ise söz konusu füzelerin kendilerine ait olmadığını açıkladı.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Neden Nahçıvan?
Çünkü Nahçıvan sıradan bir bölge değildir. Türkiye’nin garantörlüğü altında bulunan stratejik bir Azerbaycan toprağıdır. Dolayısıyla buraya yönelik herhangi bir saldırı yalnızca Azerbaycan’ı değil doğrudan Türkiye’yi ilgilendiren bir güvenlik meselesine dönüşür.
Ortadoğu’dan Kafkasya’ya uzanan hatta yürütülen güç mücadelesine baktığımızda tablo giderek karmaşık hale geliyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in bölgedeki stratejileri, vekil güçler ve paramiliter unsurlar üzerinden genişletilmeye çalışılıyor.
Enerji hatları, ulaşım koridorları ve jeopolitik dengeler bu mücadelenin merkezinde yer alıyor. Özellikle Zengezur Koridoru etrafında yürütülen tartışmalar, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya uzanan yeni stratejik planların ipuçlarını veriyor.
Ancak bu hesapların sahada ne ölçüde karşılık bulacağı ayrı bir meseledir. İran, birçok kişinin sandığı kadar kolay çözülebilecek bir ülke değildir. Bu coğrafyada köklü bir devlet geleneği ve ciddi bir bölgesel ağırlık söz konusudur.
Türkiye açısından mesele daha da hassastır. Çünkü Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan bu yana Türkiye ile İran arasında yaklaşık dört asırdır büyük bir savaş yaşanmamıştır. Bu sınır, dünya siyasetinde nadir görülen bir istikrar örneğidir.
Dolayısıyla Türkiye’nin bu satranç tahtasında son derece dikkatli hareket etmesi gerekir.
Tarih bize önemli bir ders vermiştir: Büyük devletler çoğu zaman cephede değil, kurulan tuzakların içine çekildiklerinde kaybeder.
Nahçıvan’a düşen bir füze yalnızca askeri bir olay değildir.
Bazen tek bir füze, bir bölgeyi ateşe vermek isteyenlerin attığı ilk kıvılcım olabilir.
Türkiye ise bu coğrafyada asırlardır var olan kadim bir devlettir. Devlet aklı, kurulan oyunları da o oyunların arkasındaki aktörleri de görme tecrübesine sahiptir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bazen savaşlar cephede değil, düşen ilk füzenin ardındaki aklı okuyamayan devletler yüzünden çıkar.
Yorumlar
Kalan Karakter: