1945 yılı…
Dünya savaştan çıkmış ama barış henüz gelmemiştir. Haritalar değişmiş, güç dengeleri altüst olmuştur. Türkiye ise büyük bir fırtınanın tam kıyısında durmaktadır.
İşte böyle bir dönemde, bugün adı hâlâ tartışılan bir hadise yaşanır: Boraltan Köprüsü olayı.
Sovyetler Birliği’nden kaçan yaklaşık iki yüz kadar Azerbaycan Türkü Türkiye sınırına sığınır. Bu insanlar ya asker firarisidir ya da Sovyet baskısından kaçan sivillerdir. Türkiye’ye geçerler. Canlarını kurtardıklarını sanırlar.
Ama dünya siyasetinde işler sadece insanî duygularla yürümez.
O sırada Sovyetler Birliği’nin başında Joseph Stalin vardır. Savaşın galiplerinden biridir. Türkiye üzerinde baskı kurmaktadır. Kars ve Ardahan’ı istemekte, Boğazlar konusunda taleplerde bulunmaktadır. Ankara, çok zor bir denge politikası yürütmektedir. Yeni bir savaşı göze alabilecek durumda değildir.
Ve karar verilir: Sığınmacılar Sovyetlere iade edilir.
Anlatılanlara göre, köprü üzerinde teslim anı yürek burkan bir manzaraya dönüşür. “Bizi siz vurun, Ruslara vermeyin” diye feryat eden insanlar… Çaresizlik… Ağlayışlar… Çığlıklar…
Sovyet tarafına geçenlerin büyük kısmının infaz edildiği ya da ağır cezalara çarptırıldığı söylenir.
Bu olay yıllar içinde milliyetçi hafızada derin bir yara olarak yer etti. “Boraltan Faciası” denildi. Çünkü burada sadece bir teslim işlemi yapılmadığı düşünüldü; soydaşlık duygusunun sınandığı bir an yaşandı.
Peki devlet neden böyle bir karar aldı?
Bugünden bakınca kolay konuşmak mümkün. Ama 1945’in şartlarını hatırlamak gerekir. Türkiye savaş yorgunudur. Ordusu teyakkuzdadır. Ekonomi zayıftır. Karşısında ise savaşın galibi bir süper güç vardır. Böyle bir ortamda Ankara yönetimi, Sovyetlerle doğrudan bir kriz çıkarmamayı tercih etmiştir.
Bu karar siyasi açıdan “zorunlu” görülebilir.
Ama ahlâkî açıdan tartışması hiç bitmemiştir.
Boraltan Köprüsü olayı bize şunu hatırlatır:
Devletler bazen çok zor kararlar alır.
Ancak bu kararların bedelini çoğu zaman sıradan insanlar öder.
Ve o bedel, aradan onlarca yıl geçse bile hafızalardan silinmez.
Bugün Boraltan Köprüsü hâlâ konuşuluyorsa, bu sadece bir sınır meselesi olduğu için değil; vicdanla siyaset arasındaki o ince çizgiyi hatırlattığı içindir.
Belki de asıl soru şudur:
Devlet aklı ile insan yüreği her zaman aynı yerde buluşabilir mi?
Boraltan, işte bu sorunun cevabını arayan bir köprüdür.
Köprü Nerededir?
Boraltan Köprüsü bugün Türkiye–Ermenistan sınırında, Kars’ın Akyaka ilçesi yakınındadır.
Köprü, Arpaçay (Akhuryan) Nehri üzerinde yer alır.
Türkiye tarafı Kars / Akyaka, karşı taraf ise Ermenistan’ın Gümrü (eski adı Aleksandropol / Leninakan) bölgesidir.
Yani olayın geçtiği yer, Doğu Anadolu’nun en kuzeydoğu ucunda, Kars sınır hattındadır.
O Zamanki Adı Gerçekten “Boraltan” mıydı?
Burada önemli bir detay var.
1945’te köprünün adı resmî kayıtlarda genellikle:
Kızılçakçak Köprüsü veya Tıhmıs Köprüsü olarak geçmektedir.
“Boraltan” adı ise daha sonra, özellikle milliyetçi literatürde yaygınlaşmıştır. O dönem halk arasında farklı isimlendirmeler de kullanılmıştır.
Yani:
📌 Resmî belgelerde o tarihte doğrudan “Boraltan Köprüsü” adı net şekilde geçmez.
📌 “Boraltan” ismi sonradan hafızada yer etmiş ve olay bu isimle anılmaya başlanmıştır.
Neden İsim Karışıklığı Var?
Sınır bölgelerinde:
Yerel isimler
Halk arasında kullanılan adlar
Resmî kayıtlardaki adlar
birbirinden farklı olabiliyor.
Boraltan adı da zamanla olayın sembol adı hâline gelmiştir.
Kısacası:
Köprü Kars–Akyaka sınırında, Arpaçay üzerindedir.
1945’te resmî adı büyük ihtimalle Boraltan değil, Tıhmıs/Kızılçakçak’tır.
Ama tarih hafızasında “Boraltan Köprüsü” olarak yer etmiştir.
Yorumlar
Kalan Karakter: