AĞRI DAĞI’NIN GÖLGESİNDE BİR ÇOCUKLUK: YUKARI ARATAN KÖYÜ

Yayınlanma: 02.01.2026 13:14 Güncelleme: 02.01.2026 13:14

Şair - yazar Fatma Aras yazdı... "AĞRI DAĞI’NIN GÖLGESİNDE BİR ÇOCUKLUK: YUKARI ARATAN KÖYÜ"

İnsan yaşamının içinde yol var, yolcu var. Bu yolların bir ucu sevindirirken diğer ucu hüzne boğar.  Yeni yılın ilk günleri uykusuz bir gece… Dışarıda köpek sesleri … Bu sesler elimden tuttu beni Doğduğum köy (Iğdır-Aralık)Yukarı Arata’a götürdü. Çocukluğumda köyümüze zaman zaman eşkıyalar inerdi. Ama biz önce köpeklerin havlamasından öğrenirdik yaklaşanı. Köpek havlamalarını ayırt etmeyi öğrenmiştik: İnsana havladığında sesleri kesik kesik olurdu, yabani hayvana doğru havladığında daha derin, daha vahşiydi. Ama bazen… Uzun uzun, göğe doğru havladıklarında… Bilirdik ki bir şey yaklaşıyor Ağrı’nın sessizliğinde. İnsana mı, kurda mı yoksa uzaklardan gelen bir korkuya mı havladığını anlayan bir sezgiyle büyüdük.  Köy sessizleşirdi… Ama babam ayaktaysa, biz korkmazdık. Babamın dik duruşu bir güven, bir duvar gibiydi. Annem dua okurdu sessizce. Biz kardeşler birbirimize yaslanırdık.  Ama ağlamazdık. O bize korkmamanın, dik durmanın, bir ocağa siper olmanın ne demek olduğunu öğretmişti. Çünkü bir çocuk, babasına bakarak korkunun ne zaman bittiğini, nasıl direneceğini öğrenir… O çocukluk günlerimde bir masalın içinden doğan su sesi gibiydi. Korkunun sesini, rüzgârın kokusunu, gece sessizliğinde bile kalbin nasıl güçlü kalacağını orada yaşadım. Öğrendim İşte doğduğum köy, üç ülkeye komşu, bir dağın sessizliğine yaslanmış bir köydü. Bir yanımız Erivan, öte yanımız Nahcivan, ardımız İran. Sınırların birleştiği yerde, kökleri toprağa derinlemesine tutunmuş bir hayat. O köyde gökyüzü geniş, rüzgâr temkinli eserdi. Hali vakti yerinde dokuz çocuklu, Haydar Ali ve Ziver’in altıncı kızıyım. Yokun ne olduğunu göstermeyen güzel bir aileye sahiptim. Büyüklere abla, küçüklere siper olmayı onlar öğretti.  Geleneğimiz ağırdı… Ben de ana güle bakarak açıyordum gözlerimi her sabah. Çırılçıplak gülüşlerimizle başladığımız günler, bugün en kıymetli hazinem gibi içimde duruyor  Sonra yollar uzadı. Iğdır’a göç ettik. Ardından İzmir yılları, sonra Almanya... Ama ne zaman bir köpek havlasa, bir horoz ötse, ne zaman yüreğim daralsa, şiirlerim hep beni o köye götürür.  Çünkü insan yalnızca doğduğu toprağa değil, ruhunun kaldığı yere aittir.  Yukarı Aratan köyü, benim için sadece doğduğum yer değil, yüzüme vuran ilk rüzgâr, içtiğim ilk su, sığındığım ilk gölgedir.  Çocukluğumun sabahları hâlâ kulaklarımda. Kan kardeşim Atlas’la oyunlarımız, tandırda pişen ekmeğin kokusu, ahırdan gelen hayvan sesleri, babamın sabaha karşı toprağa selam verir gibi yürüyüşü…  Annemin tavuklara, kazlara, hindilere yem verişi… Çalışanların yayık yayışı, bahçe süpürmesi… Soğukta donan traktörün altında ateş yakılması. Sonra değirmenimizden gelen motor sesi…  Değirmenden aldığım Pirinci çaydaki balıklara. Ağaçtaki kuşlara avuç avuç atışım… Abimin Tamam deyişi adımla ölçü arasında kalırdım beni mi çağırdı, yoksa değirmendeki kantarda ölçümlü bir olay için mi Tamam… Çünkü Fatma adımla 9 yaşında nüfus cüzdanı çıktığı gün tanışmıştım. Şimdi hangi şehirde olursam olayım, hangi kalabalığa karışırsam karışayım, içimde hep o köy var.  Ve bilirim, insan bazen yıllar sonra döner kendi yurduna ama bazı yurtlar vardır, insan hiç çıkamaz içinden. Ben o hayat kapısı denilen ahşap darbaza kapımızdan hiç tam anlamıyla çıkmadım.  Bazen bir şiirin tam ortasında, bazen bir rüyanın sabahında o köyde yürüdüm. İşte köyüm, Yukarı Aratan, ey üç ülkeye sınır ama bana hep kalbim kadar yakın olan topraklar… Sana yazmak, çocukluğuma mektup yazmak gibi.  Bir zamanlar senin göğünde uyanan bir kızdan seni unutmadı. Ben seni anlatırken, aslında kendimi anlatıyorum.  Bir dörtlüğümle seni selamlıyorum doğduğum köy, Yukarı Aratan… Ülkemde güneşin düştüğü ilk yer Çağırı rüyamda beni her seher Dağılır yollarım umudum gider Hasreti gönlüme eken utansın.

Devamını Okumak İçin Tıklayınız